Roma mitolojisinde aşk, güzellik ve uyum tanrıçası olarak bilinen Venüs (Yunan mitolojisindeki ismiyle Afrodit); sanat tarihinde gördüğümüz ilk örneklerde uzun sarı saçları, kıvrımlı vücudu, bembeyaz teni ve masum bakışlarıyla resmedilmiştir. Ancak zamanla karşımıza farklı betimlemeler çıkar. Başlarda kutsallığıyla ön plana çıkan Venüs; artık daha çok yatakta ve cinsel bir obje gibi resmedilmeye başlar. Tanrıçanın bu değişimi, kadınlara olan bakış açısının da bir yansımasıdır. Çünkü resimler, onları sipariş eden kişilerin (banilerin) istekleri doğrultusunda değişiyordur ve bu kişiler genelde erkeklerdir.

John Berger, “Görme Biçimleri” adlı kitabında “Çıplak olmak insanın kendi olmasıdır. Nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir; insanın kendisi olarak algılanmamasıdır… Nü olmak, seyredilmek üzere ortaya konuştur.” der. Bu açıklama, zaman ilerledikçe güzellik tanrıçasının da “nü” hale geldiğini ortaya koyar. Aynı zamanda tüm sembolleriyle, duruşuyla ve bakışıyla; kadınların sürekli “izlendiğinin” ve dünya üzerinde yaşanan aşkların “geçici” olduğunun mesajını vermektedir.

Venüs’ün tanrıça olarak tasvirinin en güzel örneği Botticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” adlı tablosudur.

Giorgione’nin “Uyuyan Venüs”üne baktığımızda, yine kutsal olan ancak yatakta uzanmış bir kadın görürüz. Burada Venüs yatakta uzanıyor olmasına rağmen gözleri kapalıdır ve izlendiğinin farkında değildir. Gözlerinin kapalı olması ve arkada bir oda değil de, kır manzarası olması onu “teşhir edilmek”ten ve cinsel bir obje olmaktan kurtarır.

Tiziano, “Urbino Venüsü” adlı tabloyu yaparak uhrevi olmayan ve tamamen güzelliğiyle ön plana çıkan bir kadın resmeder. Resimdeki kadın bize doğru bakmaktadır ve izlendiğinin farkındadır. Bu durum da onu seyirlik bir beden haline getirir. Ayakucunda uyumakta olan köpek ise sadakatsizliğin sembolüdür. Bu da dünyevi aşka bir göndermedir.

Yine Tiziano, “Kutsal ve Profan Aşk” adlı eserinde iki farklı Venüs’ü de aynı sahnede ele alır. Soldaki (giyinik olan) kadın dünyevi aşkı sembolize etmektedir. Üzerinde maddi değeri olan takılar, kıyafetler vardır. Arkasında ise yeryüzüne ait binalar ve bir kent manzarası görülür. Sağdaki (çıplak olan) kadın ise kutsal aşkı sembolize eder: Maddi değeri olan eşyaları yoktur, duruşu bile daha tanrısaldır. Arka planda yine kutsal bir mekan resmedilmiştir. Ortada suyu karıştırmakta olan Cupid, “kozmik karışım ilkesi”nin ifadesidir: Yani yer-gök arasındaki bağlantının, iki aşkın birlikteliğinin ve en önemli ilkenin “sevgi” olmasının.

19. yüzyılda ise Manet, “Olympia” adlı tabloyu yapar. Venüs artık tamamen kanlı-canlı bir kadın olmuş, bütün kutsallığını yitirmiştir. Yine erotik bir şekilde yatakta uzanmaktadır, üzerinde takıları ve yanında hizmetçisi vardır. Yapıldığı dönemde, tanrıçanın resmedilmesi için bir hayat kadınının model olarak alındığı iddia edilmiş ve bu durum tepki görmüştür.

Önceleri sadece kutsal aşkın simgesi olan Venüs’ün bu değişimi aslında Ortaçağ’da yaratılan “kadının seyirlik bir nesne olması” algısı ile ilgilidir. İlk zamanlardan bu yana var olan erkek egemenliğinin, kadını daha erotik, bireysellikten uzak bir karaktere büründürmesiyle; sanat tarihinin en önemli figürlerinden olan Venüs de “erkeklerin istediği şekilde” resmedilmeye başlar.

Başka N’olmuş: Yol hikayelerini çizerek anlatan sanatçının gezi rehberi niteliğindeki benzersiz çizim defteri