Çiğdem Vitrinel’in son filmi Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku 12 Aralık’ta vizyona girdi. Filmin adından da anlaşıldığı gibi bir aşk filmi, daha doğrusu modern ilişkiler üzerine bir inceleme. Film Erdal Beşikçioğlu’nun canlandırdığı Arif’in bir ilişkisinin daha bitmesiyle başlıyor. Ana karakter Arif, kitabı henüz yayınlanmamış bir yazar. Bir otelde yaşayan ve sanatını modern edebiyat algılarına uydurmaya çalışırken umursamazca etrafını ve kendi hayatını izleyen Arif’in iç diyalogu filmin can alıcı kısmı. Arif aşka dair bir kitap yazıyor ve genelde kötü sonlanan kişisel tecrübelerinden esinlenerek aşkı, kadını sorguluyor. Henüz aşık olmamış olduğu için nasıl bir kadına aşık olabileceğini de bilmeyen Arif bu soruyu kahvedeki adamlara yönelttiğinde aldığı cevaplar bir kadının her şey, ama gerektiğinde de neredeyse hiçbir şey olması gerektiğini özetliyor. Arif’in aşık olduğu kadın, Müzeyyen de tam olarak bu, bir çelişki.

fakat muzeyyen bu derin bir tutku film nolmus 2

Sezin Akbaşoğulları’nı bağımsız, sadık, çapkın, inatçı, uysal, hoyrat ve şefkatli Müzeyyen rolünde izliyoruz. Arif’in Müzeyyen’e tutulmasındaki sebep de zaten Müzeyyen’in kuralsızlığı, anlaşılmazlığı, çelişkileri. Müzeyyen nasıl, “Bir şeyin kalbini kırması için yanlış olması gerekmez.” diyorsa, bizim de bu karakteri sevmek veya ondan nefret etmek için hiçbir sebebimiz yok. Fakat bu, izleyicinin hangi açıdan baktığına göre Müzeyyen’i sevmesini ya da ondan nefret etmesini engellemiyor. Bu yüzden fazlasıyla gerçekçi birisi Müzeyyen. Film bu karakteri olabildiğince objektif bir şekilde yansıttığı için izleyici kendi hayatında terk eden taraf mı terk edilen taraf mı olduğuna bağlı olarak Müzeyyen hakkında ne hissettiğine kendisi karar veriyor. Aynı zamanda hayatı boyunca sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalmış bir insanı, kendi iradesiyle ayrıldığı için suçlayıp suçlayamayacağımıza dair de bir ikilemde bırakıyor.

fakat muzeyyen bu derin bir tutku film nolmus 1

“İnsan neden terk edilir?”, “İnsan neden terk eder?” sorularının cevabını arayan film bunu kaçınılmaz bir durum, neredeyse olaylardan ve kişilerden bağımsız olan bir olgu, bir ruh gibi betimliyor. Karşıdakini üzmek istemediği için terk etmeyen bir insan, bu kez de kendinden ödün vermiş oluyor. Filmin savı ilişkilerin bittikleri için bittiği, yani o noktadan sonra yaşanacak bir şey olmadığı yönünde. Yaşanacak bir şey olmaması demekse yapılacak bir şey olmaması anlamına gelmiyor. Daha önce yapılan şeyler yapılabilir, yeni ve daha güzel şeyler de yapılabilir fakat ilişki kendi başına bir canlıysa ve her canlı gibi ölüyorsa, o ilişkinin ömrü bittiğinde de yaşanacak bir şey kalmamış oluyor. O noktada ise önemli olan bunu kimin fark ettiği, yani giden tarafın duyduğu o “çıt” sesi. Filme göre bazen bir insandan, bazen bir nesneden gelen bu ses duyulduğunda artık gitmek dışında bir seçenek kalmıyor. Çünkü o ses duyulduğunda bir daha kulaklardan gitmiyor.