“Bir dosya dolabı düşünün. Hayatınızdaki bütün kim, nerede, ne, nasıl, niçin sorularının cevapları bu dosya dolabında düzenlenmiş bir halde duruyor. Sonra gece yarısı birisi geliyor ve bütün bu dosyaları alıp yere fırlatıyor.”

Başarılı gazeteci-yazar Greg O’Brien‘ın, karısı ve 3 çocuğuyla birlikte sağlıklı ve mutlu bir yaşantısı vardı. İyi de kazanıyordu.

Son zamanlarda kendisiyle ilgili bazı değişiklikleri farketmeye başladı. Birtakım şeyleri unutmaya başlamış, muhakeme yeteneği zaman zaman onu yarı yolda bırakır hale gelmişti. Tam bu dönemde Greg’in annesi Alzheimer hastalığından ölmek üzereydi.

O yıl yani 2009 yılında, 59 yaşındayken kendisine de Alzheimer teşhisi kondu.

Geçtiğimiz 6 yıl boyunca Greg O’Brien usta kalemini bu kez kendi anılarını yazmak için salladı. “On Pluto: Inside the Mind of Alzheimer’s” isimli kitap ortaya çıktı ve yayımlandı.

İmkanı olduğu sürece, konuşabildiği sürece bu hastalığın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya devam edeceğini söylüyor kendisi.

Erken başlangıçlı Alzheimer hastalığına yakalanmış, yardım istemekten çekinen milyonlarca insan var. Eğer onların sesi olarak yardımcı olabilirsem işler hepimiz için biraz daha kolaylaşacak.” diyor Greg.

Başından geçenleri NPR‘a verdiği röportajda şöyle anlatıyor:

2009 yılında teşhis kondu. Bir hayli korkutucuydu. Doktorumun ofisinde oturduğum ve test sonuçlarını beklediğim günü hatırlıyorum. Bütün sonuçlar önümüzde duruyordu. Doktor, karımın yanında otururken bana döndü ve ‘Alzheimer‘ dedi.

Bana bir kez daha bakıp, ‘Dediğim şeyi anlıyor musun? Savaşman gereken bir şeyden bahsediyorum. Ölümcül bir şeyden bahsediyorum.‘ dedi.

İnançlıyımdır. Daha güzel bir yere gideceğimi biliyordum. Ancak karımı ve çocuklarımı düşünmeden edemedim. Yüzümün bir tarafındaki ıslaklığı hissettim. Gözyaşlarıydı.

***

Alzheimer olduğunuzu çocuklarınıza nasıl söylersiniz ki? Bu çok zor.

Bir aile toplantısı planladım. Çocukların hepsi evdeydi ve biraz sonra akşam yemeği için dışarı çıkacaktık. Öncesinde bir şekilde konuşmam gerektiğinin farkındaydım.

Banyodayım. The Godfather‘daki Luca Brasi gibi hissediyorum biraz. Söyleyeceğim şeylerin üzerine çalışıyorum. Bi’ nevi prova.

Baba, neredesin?‘ seslerini duyabiliyordum. Yanlarına gittim ve büyük dedemin, dedemin ve onların babaannesinin (annemin) Alzheimer’dan öldüğünü hatırlattım. Şimdi sıranın bende olduğunu söyledim.

Donup kaldılar. Ne söyleyeceklerini bilemediler. Oğlum Conor beni yarıda kesti ve ‘Baba, bu durumda aklını kaybediyorsun yani?‘ dedi. Hepimiz gülmeye başladık. ‘Bugünlük bu kadar sohbet yeter, haydi yemeğe…‘ dedim.

Yemekte havadan sudan, maçlardan konuştuk. Böylesi çok daha iyi hissettirdi.

Greg O'Brien alzheimer hastaligi yazar gazeteci nolmus 1

görsel: npr

Bu tip röportajları gerçekleştirmek, topluluklara konuşma yapmak zorluyor. Konuşmalarda şey diyorum, aklım pek değer verilen bir iPhone gibi. Halen çok sofistike ama az giden bir bataryası var. Kolay kırılabiliyor. Cebindeyken kendi kendine birilerini arayabiliyor. Kaybolabiliyor. İşte durumumla ilgili yazarken, bir sohbet içerisinde, ya da böyle bir röportaj gerçekleştirirken ödüm kopuyor. Ama öyle hissediyorum ki aslında bir yandan bunları yaptıkça ben Alzheimer’ın ödünü koparıyorum.

Akıllarda canlanan şöyle bir sahne vardır Alzheimer hastasının son zamanlarına dair: bir bakım evindesiniz ve ölüme hazırlanıyorsunuz.

Hayır! Bu doğru değil!

***

Prize tam oturmayan bir fiş düşünün. Gece yarısı kalkmış evin en güzel koltuğunda oturmuşsunuz. Elinizdeki kitaba başlayacaksınız. Yanınızdaki lamba yanıp sönüyor. Fişi yerine oturtuyorsunuz. Tam gelmişken tekrar gidiyor ışık. Bir kez daha davranıyorsunuz. Yine gidip geliyor. En sonunda fiş bir daha prize oturmaz oluyor. Işık tamamen gidiyor. Alzheimer böyle bir şey.

***

Doktorlar üzerime kayıtlı her şeyi karımın üzerine geçirmem gerektiğini söyledi. Herhangi bir şeye sahip olma hakkım yok artık. Bu kısım zordu benim için çünkü şu anda oturduğumuz evi ben inşa ettim. Tam olarak yaşamak istediğim ve içinde çocuklarımı büyütmek istediğim bir evdi bu. Şimdi kiracı gibi hisseder oldum.

O gün kimliğimin yavaş yavaş elimden kayıp gideceğini anladığım gündü. Bunu benden başka kimsenin anladığını da düşünmüyordum. Evet doktorlar ve bu konuda çalışan herkesi Tanrı korusun. Ama bence Alzheimer’a karşı esas savaşı verenler yine hastaların ta kendisi oluyor.

Ve.. İşte mesela şu an. Sorunuzun devamını unuttum. Tekrar etmeniz mümkün mü?

***

Kendimi bilmiyorum. Her sabah kalktığımda kendimi yeniden bulmam gerekiyor. Eski kafalı bir adamım. O yüzden şöyle bir örnek verebiliyorum: Bir dosya dolabı düşünün. Hayatınızdaki bütün kim, nerede, ne, nasıl, niçin sorularının cevapları bu dosya dolabında düzenlenmiş bir halde duruyor. Sonra gece yarısı birisi geliyor ve bütün bu dosyaları alıp yere fırlatıyor.

Sabah kalkıyorsunuz ve ‘Kahretsin. Şimdi kendimi bulana kadar bütün bu dosyaları yerine, doğru sırasında yerleştirmeliyim.‘ diyorsunuz.

***

Son zamanlarda diş macununun üzerine etiket yapıştırmak zorunda kalıyorum. Yoksa sabunu, tıraş losyonunu elime alıp dişimi fırçalamaya çalıştığım sabahlar oluyor. Gargarayı da etiketliyorum. Çünkü bir keresinde gargara diye ağzıma banyo temizliği için kullandığımız ispirtodan aldım. Görüyorum, üzerinde ‘ispirto’ yazıyor, farkındayım. Ama yine de aldım onu ağzıma. Şöyle söyleyeyim, beklediğim naneli, ferahlatıcı tadı bulamadım.

***

Şu anda kısa süreli hafızamın yüzde 60’ı 30 saniye içinde silinip gidebiliyor. Gün geçtikçe insanları tanıyamıyorum. Neyse ki çok nazikler ve yanıma geldiklerinde artık önce kendilerini tanıtıyorlar. Bu arada bahsettiğim bu insanlar çocukluğumdan beri bildiğim insanlar.

Kısa süreli hafıza kaybı haricinde bazı başka durumlar da yaşıyorum. Telefonu odadan banyodaki lavaboya mükemmel bir atışla gönderdiğimi biliyorum. Çünkü o anda nasıl bir numarayı çevirebileceğimi bulamıyordum. Ya da yazın bir gün çim kesme makinasını ağacın üzerine sürüp durduramadığımı biliyorum. Nasıl çalıştığını unutmuştum.

Gizli gizli ağlıyorum. Duygusal bir şeyler oluyor. Küçük bir çocuğun göz yaşları gibi onlar. Çünkü yalnız olmaktan ve bazı şeylerin silinip gitmesinden korkuyorum. Bilirsiniz, bir söz vardır, ‘balığın çürümesi kafadan başlar‘ diye…

[NPR aracılığıyla]