33. İstanbul Film Festivali’nin ikinci ve son haftasındayız. Maratona geç de olsa, pazar akşamı Kadıköy’de, Rexx sinemasında dahil oldum. Açılışı James Franco’nun yönettiği Child of God (Tanrı’nın Oğlu) ile yaptım.

Her yerde karşımıza çıkmaya devam eden, tatminsiz adam James Franco, son zamanlarda yatağından bize kitap okumayı da yeterli bulmamış olacak ki edebiyat eserlerini ardı ardına sinemaya aktarmaya başladı. İlk olarak karşımıza, bu yıl Filmekimi’nde, bir Faulkner uyarlaması olan  As I Lay Dying ile çıktı. Perdeye uyarlaması imkansız denen bu romanı, video art estetiği ile bize sunduktan sonra, şimdi ise bir Cormac McCarthy uyarlaması olan Child of God ile festivalimizi şenlendiriyor kendisi. Filmin senaryosunu James Franco ve Vince Jolivette beraber yazmışlar. Kitabın yazarı Cormac McCarhty ise sinema dünyasına uzak birisi değil, birçok eseri beyazperdeye uyarlanmış. Coen’lerin No Country For Old Man’i bunun en bilindik örneklerinden.

asdasd

1960’lerin Amerika’sında, Tennessee’de geçen film, bize toplumun dışında kalmış Lester Ballard’ın hikayesini anlatıyor. Ballard rolünü muhteşem bir şekilde canlandıran oyuncu ise Scott Haze. Kahramanımız, babasının ölümünden sonra, hayatını sosyal düzenin dışında kalmak üzerine kurmuş, tek başına, dağlık bir bölgede yaşamaktadır. Toplumsallaşmayan  bu adam, insanların, onu kendi sınırlarından daha da dışarı itmesiyle giderek yabanileşir. Mülkiyet ilişkilerine dahil olmayan ve bir tüfekten başka hiçbir şeye sahip olmayan Ballard, yaşadığı yerden kovulur, bunun üstüne bir kulübeye yerleşir, o kulübe de yanınca bir mağarada yaşamaya başlar. Toplumla arası iyice açılan kahramanımız, bir iletişim arayışıyla, bir insani temas arzusuyla nekrofiliye yönelir. Bu noktada, bir bağ kurma talebinin reddi onu seri katilliğe kadar götürür. Bir yandan topluma katılmayışı ile “hayvan” olarak kalan bu adam, bir yandan da insana özgü psikolojik rahatsızlıklardan muzdariptir. Medeniyetten, medeni toplumdan giderek daha da uzağa itilmiş olan kahramanımız, müthiş bir izolasyona tabidir. Bir yandan da çift taraflı bir durumdur bu. Kendisi de, babasının başına gelenlerden sonra bu yolu seçmiştir, çevresi ise onu daha da yabancılaştırarak karşılık vermiştir. Yakınlık kurmak istediği anda da, bunu öğrenmediği,  bu ona öğretilmediği için yolunu el yordamıyla bulmaya çalışır. (Onun trajedisi budur.)

Ağustos ayında Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yapan filmin ülkemizde vizyona girme olasılığı sıfırın altında. Ancak filmi büyük perdede izlemek için hala çok geç değil. 16 Nisan’da Nişantaşı City’de, 20 Nisan’da ise Atlas sinemasındaki gösterimlerine katılabilirsiniz. Ya da malum ortamlara düşmesini bekleyebilirsiniz. Film aynı zamanda kitabı okumaya da bir teşvik. Hayalleri, hayallerle çarpıştırmak kadar zevklisi var mı!

            Filmin teaser’ını izlemek isterseniz şöyle buyrun;

            Yok ya ben film filan izlemem, James bana kitap okusun diyorsanız, böyle alalım sizi: